4 Haziran 2012 Pazartesi

Musa Topbaş

Musa Topbaş

Musa Topbaş
“Dünya misafirhanesinde, her dünyaya gelen, Cenab-ı Hakk’ın kendisine tahsis ettiği müddet miktarınca yaşar; sonra ahirete intikal eder (canı alınır). Bu zamanı değerlendirebiline ne mutlu!” (Altınoluk, sayı: 162, s. 12, Musa Topbaş)
Musa Topbaş Hoca Efendi, 1916 yılında Konya Kadınhanı’nda dünyaya gelmiştir. Hoca Efendi’nin babası Hacı Ahmet Hamdi Efendi de Yüce Allah’a gönülden bağlı değerli bir insandı. İlk eğitimi babasından alan Hoca Efendi babasının vefatından sonra 16 yıl kadar ağabeyi ile beraber kalmıştır.
Ağabeyi de tıpkı babası gibi manevi zenginliklerle doluydu. Daha sonra Hoca Efendi Elmalı Muhammed Hamdi Yazır’dan ve Mustafa Asım Yörük’ten dersler almıştır. Bekir Haki, Ali Yekta, Ömer Nasuhi’nin zengin ilminden faydalanmaya çalışmıştır. 1950 yılında 32 yaşlarında, muhterem insan Mahmut Sami Ramazanoğlu Hoca Efendi ile tanışmış ve 1956 yılından itibaren onun yolunu takip etmeye başlamıştır.
Hoca Efendinin cömertliği ve merhameti Afganistan’dan Filistin’e, Azerbaycan’dan Rusya’ya kadar bütün İslam dünyasına yayılmış Allah’ın kendisine vermiş olduğu maddi zenginliği İslam ümmeti için dağıtmış, bütün Müslümanların dertleriyle ilgilenmiş çare bulmaya çalışmıştır. Peygamberimiz (sav)’in güzel ahlakını yaşayarak halkla iç içe olmayı tercih etmiş, “Bugün Allah için bir yetim başı okşadınız mı, bir hasta ziyaretine gittiniz mi, bir cenazede bulundunuz mu?” (Maneviyat Dünyamızda İz Bırakanlar, Vehbi Vakkasoğlu, s. 2412) düsturuyla (prensibiyle) bütün toplumla ilgilenmiş ve yardım elini uzatmıştır. İhtiyaç içinde olan yaşlı-çocuk demeden maddi konuda yardımcı olmuştur. Müslümanlara merhamet ve şefkat kanatlarını gererek hasta ve fakirler için Hüdayi Kliniği huzur evini açarak kimsesizler ve ihtiyaç sahiplerine hizmet etmiş ve Allah rızası için infak (maddi yardım) hizmetini en iyi şekilde yerine getirmeye çalışmıştır.
Musa Topbaş Hoca Efendi ihtiyaç sahiplerini kendisi bulur ve en güzel şekilde mukabele ederek (davranarak) onların gönlünü kırmadan incitmeden ihtiyaçlarını karşılar, çalışanlara hakkını da en güzel şekilde öderdi. Ayrıca aile fertlerine de bu şekilde davranması sosyal birlikteliğin canlı tutulması konusunda en küçüklerinden en büyüklerine örnek olurdu.
Musa Topbaş Hoca Efendi, Peygamberimiz (sav)’in sünnetine ve güzel ahlakına çok bağlıydı. Bu şekilde ona bağlılığını ve Allah korkusunu her hali ile gösterirdi. Her yaptığı işte Allah korkusu ve O’na vereceği hesabı düşünür “…Her nerede iseniz, O sizinle beraberdir…” (Hadid Suresi, 4) ayetinin gerektirdiği üstün ahlakla hareket ederdi.
İbadetlerinde çok titiz olan Hoca Efendi, Kuran’ı adabına uygun tefekkür (derin derin düşünerek) ederek okurdu. Etrafındaki ilim erbabına (bilgi sahiplerine) saygı gösterir, kendisine faydası dokunmuş kişilere de vefa borcunu ödemeye çok dikkat ederdi. Bütün her şeyi Allah için sever ve sevenlerine de bunu telkin ederek şöyle buyururlardı:
Allah için sevgi olan yerde müminler birbirlerine karşı daha fazla sevgili ve saygılı olurlar, nefislerini her zaman kardeşlerinin hizmetine feda ederler. Bu fedakarlığı yaparken Cenab-ı Hakk’ın kendilerine bahşettiği bu halleri tahattur ettikçe (hatırladıkça) mahviyetleri (alçak gönüllülükleri) artar, teslimiyetleri gene Hak Teala’nın izniyle tezayüd eder (artar). (Altınoluk, sayı: 162, s.6)
Halis bir kul olarak Allah’a yönelen Musa Topbaş Hoca Efendi, samimi ve ihlaslı bir kul olmak için gayret sarfetmiş ve bu durumlarını şöyle anlatmıştır:
  • Ömrüm boyunca hep Allah’a kul olmaya çalıştım. Mümine yakışan, ‘kaliteli kul’ olmasıdır. 
  • Her şey boş; Allah’a kulluktan başka… 
  • İhvan demek, Allah’ı seven kul demek… İhvanı hep sevdim. İhvanın kıymetini bilmek lazım. 
  • Bütün mahlukatı sevdim. Hayvanatı, nebatatı sevdim. Her şeyi, herkesi sevdim. 
  • İhvanın sükutu da sohbettir. 
  • Hizmetle yorulan, hizmetle dinlenir. 
  • Merhamet her şeyin başıdır. (Maneviyat Dünyamızda iz bırakanlar, Vehbi Vakkasoğlu, s. 249)
Nasihatlarından
Musa Topbaş Hoca Efendi’nin nasihatlerinde en çok üzerinde durduğu konu dünya hayatının geçiciliği ve ahiret hayatıdır. Dünya hayatında ahirete hazırlanmak gerektiğine sohbetlerinde dikkat çeken Hoca Efendi yakınlarına şöyle nasihatta bulunmuştur:
Her dünyaya gelen, vakti saati, sayılı nefesleri tamamladıktan sonra ebedi hayata intikal edecektir. Ne mutlu o kimseye ki, hayatını Hak yolunda ifna etmiş (tüketmiş) ve yüzünün akıyla ahirete göçmüştür. Fakir de (kendim de)… Bu hususu nasibim derecesinde bulduğum halde layıkıyla kulluk edemedim; pir-i fani (bir başıma) olduğum halde kendime çekidüzen veremedim. İslam büyüklerinin şuurlu, şerefli hayatlarını okudum; nefsimde tatbik edemedim (kendimde uygulayamadım). Hatalarla dolu bir ömürden sonra Rabbimiz Teala Hazretlerinin mağfiretini bağışlamasını umarım; çünkü O, Rahman’dır, Gaffar’dır. Varislerimin İslami hukuklara riayet (dikkat) ederek hayatlarını değerlendireceklerini umarım. (Altınoluk dergisi, sayı, 162, s. 20)
Hoca Efendi bir sohbetinde ise zor durumdaki insanlara yardım etmek gerektiğine, Allah Katında bundan sorumlu olunduğuna ise şöyle dikkat çekmiştir:
“Kimsesizleri barındırmamız ve onlara hizmet etmemiz icap eder. Aksi halde Hak Katında mes’ulüz (sorumluyuz).” (Maneviyat Dünyamızda iz bırakanlar, Vehbi Vakkasoğlu, s. 241)
Musa Topbaş Hoca Efendi yalnızca Allah’ın rızasını isteyen insanların kulluk vazifelerine hayatlarının sonuna kadar devam edeceklerine dikkat çekerken, şefkat ve nezaket üzerine de şunları söylemişlerdir:
… Ancak tam ihlas sahibi, yani sırf Allah’ın rızasına talip olanlar kulluk vazifelerini hayatlarının sonuna kadar yüksek gönül enginliğiyle idame ettirirler (sürdürürler), yorulmak nedir bilmezler. Şüphesiz ki bu da şanı Yüce Allah Teala’nın tevfiki (Allah’ın yardımına kavuşma) iledir.
Ardından Söylenenler
1999 yılında kaybettiğimiz Musa Topbaş Efendi’nin vefatı Eğitim Bilim Dergisi’nde şöyle ilan edilmiştir:
Bir güzel insan daha ebedi makama uğurlandı. Adı, hayır ve hizmet kelimeleriyle anılan bir ailenin muhterem büyüğü, Musa Topbaş vefat etti. Cenazesinde gördüğümüz candan, içten, ihlaslı ve mübarek kalabalık, merhumun temsil ettiği inanç ve ahlakın güzel bir misalini yaşattı. (Eğitim Bilim, sayı 12, s. 63)
Musa Topbaş Hoca Efendi’nin yaktığı ilim ışığını ondan sonra da devam ettiren, Osman Nuri Topbaş, onun üstün özelliklerinden bazılarını şöyle anlatmıştır:
O, zâhirde (dıştan bakınca) beni, hakikatte ise (aslında) kendisinden feyz almış (ilminden istifade etmiş) bulunan nice insanı bırakıp âhirete intikâl etti. İfâde etmeliyiz ki, nasıl yüce bir dağın azameti (büyüklüğü), ona eteklerinden bakılınca lâyıkıyla anlaşılıp kavranamazsa, büyük şahsiyetler de böyledir. Mânevi rehberlerin birçoğu hayatlarında nice derinlikleri bilinmeden bu fâni âleme vedâ etmişlerdir.
Şu hadis-i şerif ne kadar mânâlıdır:
‘Kâmil mü’minler ölmezler! Sadece dünyâ evinden âhiret yurduna hicret ederler.
Bunun içindir ki ehl-i basiret, (görebilenler) her diriye diri, her ölüye de ölü demezler. Zirâ kul vardır ki, daha hayattayken bile ölüdür ve kul vardır ki, cesedi toprağa intikâl etse (girse) de dipdiridir. Onlar, fâniliği ebedi olana fedâ ederek ölümsüzleşmiş ve zevâlden (yokoluştan) kurtulmuş müstesnâ rûhlardır.
Biz de Mûsâ Efendi Hazretleri’ne bu pencereden baktığımızda onun hakkında söyleyeceğimiz ilk söz, ”O ne güzel kuldu!” ifadesinden ibarettir.
Hâlık’tan (Yaratıcı’dan) ötürü mahlûkâta (yaratılmışa) muhabbet (sevgi) ve şefkatte ne güzel bir kuldu!
İncelik, zerâfet ve rikkat-i kalbiyyesi (içliliği) ile bu gök kubbede hoş bir sadâ bırakan ne güzel bir kuldu!
Bu yüksek hâline rağmen ömür boyu mahviyete (tevazuya) bürünürdü. Her güzelliği Hakk’tan bilir ve dâimâ şükür hâlinde olurdu. Maddi ve mânevi hiçbir nimeti kendisine izâfe etmezdi (üzerine alınmazdı).
Bir sohbet meclisinden sonra Bosna-Hersek’teki yaraların sarılması için yardım toplanmıştı. Herkes kendi adına belli bir yardımda bulunduğu mecliste, O, büyük bir meblağ uzatmış ve, “Bir dostun buraya verilmek üzere fakire emâneti” diyerek takdim etmişti.
Bu makale, İlmi Mercek Dergisi 06. sayı (Aralık 2004) 46. sayfada yayınlanmıştır.
http://ilmimercek.net/index.php?Pg=Publish&Journal=%C4%B0lmi%20Mercek&Number=06

Şeyh Nazım Kıbrısi Hazretleri

Şeyh Nazım Kıbrısi Hazretleri

Şeyh Nazım Kıbrısi Hazretleri
Şeyh Nazım el Kıbrısi Hazretleri, pek çok insanın İslam ahlakını yaşamasına vesile olan ve onlara Allah sevgisini aşılayan üstün ahlak sahibi çok değerli bir İslam alimidir.
23 Nisan 1922’de Kıbrıs Larnaka’da doğan ve bu nedenle kendisine Kıbrıslı Şeyh Nazım anlamına gelen Şeyh Nazım el Kıbrısi denilen ünlü İslam aliminin tam adı, Muhammed Nazım Adil El Kıbrısi El Hakkani’dir. Annesinin kökeni Mevleviliğin kurucusu olan Mevlana Celalettin Rumi Hazretlerine dayanmaktadır. Babası ise İslam ahlakı ile ahlaklanmış müstesna kişilerdendir.
Her zaman güleryüzlü ve sabırlı olduğu bilinen Şeyh Nazım Hazretleri’nin çocukluğu, Kıbrıs’ta dönemin İslam alimlerinden olan dedesinin yanında geçmiş ve İslamiyet ile ilgili ilk temel eğitimini de onun yanında almıştır. Aldığı bu ilk eğitim onun hayatı boyunca müşfik, insanları seven, onları Allah’ın yoluna güleryüz ve hoş sohbetle davet eden bir insan olmasına vesile olmuştur.
1940’ta İstanbul Üniversitesi Beyazıt kampüsünde Kimya Mühendisliği eğitimi almaya başlayan Şeyh Nazım Hazretleri, 1944’te Tripoli’ye (Lübnan’ın ikinci büyük şehri-Trablus) gitmiş, orada şehirdeki dönemin İslam alimlerinden olan Tripoli Müftüsü Şeyh Münir-el Malik ile tanışmıştır. Aynı zamanda yine dönemin ünlü İslam alimlerinden olan Abdullah el-Dağıstani ile tanışıp sohbetlerine katılmıştır. Şeyh Nazım Hazretleri’nin gerek dedesinden, gerek Abdullah el-Dağıstani’den aldığı eğitim, onun İslam ahlakı konusunda derin bilgi sahibi olmasına vesile olmuştur. Kuran ahlakına göre yaşamayı, herşeyin Allah’ın kontrolünde gerçekleştiğini, affediciliği, hoşgörüyü ve insanları güleryüzle Kuran ahlakına davet etmenin önemini bu dönemlerde pekiştirmiştir. Allah’ın ona lütfettiği bu güzel ahlak, aldığı eğitimle onun hep insanlar tarafından sevilmesine, sayılmasına, insanların ona karşı muhabbetine vesile olmuştur.
Kıbrıs’a Geri Dönmesi
Lübnan’da bir süre kalan Şeyh Nazım Hazretleri, bir müddet sonra vatanı olan Kıbrıs’a dönmüş, burada kaldığı süre boyunca insanlara İslam ahlakını tebliğ etmiş ve etrafında geniş bir talebe kitlesi oluşmuştur. Kıbrıs’taki yıllarında Şeyh Nazım Hazretleri İslam ahlakını anlatmak için tüm Kıbrıs’ı gezdiği gibi, Lübnan, İskenderiye, Kahire, Suudi Arabistan’ı da ziyaret etmiştir.
Şeyh Nazım Hazretlerine Dünyadan Büyük Teveccüh
1974 yılında Avrupa ziyaretlerine başlayan Şeyh Nazım Hazretleri, o yıllarda da hangi kültür ya da inanıştan olursa olsun her dine mensup insanla görüşerek sohbet etmiş ve din ahlakını tanıtmaya çalışmıştır.
Şeyh Nazım Hazretleri, Hac vesilesi ile pek çok kez ziyaret ettiği kutsal topraklarda diğer ülkelerden gelmiş hacılarla tanışıp onlarla dini konularda sohbet ortamları oluşturmaya özen göstermiştir. Yaklaşık 30 yıldır bu vesile ile dünyanın her yerinden Müslümanlarla tanışıp İslam ahlakını anlatmakta ve ihtiyaç duyanların sorunlarına çözümler aramaktadır. Dünyanın her yerinden yüzbinlerce seveni, onun sohbetlerinden istifade etmek isteyen binlerce insan vardır. Bu kadar çok sevilmesinin sebebi; samimi, sıcak ve candan bir üslupla din ahlakını anlatması, çok büyük bir hoşgörüye sahip olması ve herkese her zaman güleryüzle yaklaşmasıdır.
Şeyh Nazım Hazretleri, 1991’de Amerika’ya ilk ziyaretini gerçekleştirmiş ve bu ülkenin yaklaşık 15 eyaletini ziyaret etmiştir. Her yerde olduğu gibi burada da, Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ve diğer inanışlardaki insanlarla tanışmış, onlara da İslam ahlakını anlatmıştır. Bu çalışmalar onun Kuzey Amerika’da geniş topluluklar tarafından tanınmasına vesile olmuştur. ABD’ye ikinci ziyaretini ise 1993’te yapmıştır. Birçok şehri, kasabayı, buralardaki camileri, kiliseleri ve sinagogları ziyaret etmiştir. Bu vesile ile kısa sürede Kuzey Amerika’da 10.000’den fazla insanın İslamiyet’le tanışarak Müslüman olmasına vesile olmuştur. 1993’te ABD’nin Michigan eyaletinin Fenton bölgesinde “Hakkani Derneği ve Dinlenme Merkezi” ni açmış ve burada çok sayıda seminer ve sohbet yapılmıştır. Onun ahlakını örnek alan binlerce talebesi, ondan öğrendiklerini diğer insanlara anlatmak için başka ülkelere seyahetler yaptılar. Bu coşkulu hareket Grand Opening (Muhteşem Açılış) olarak adlandırıldı. Şeyh Nazım Hazretleri 1996 yılında, Uzakdoğu ziyaretlerine başladı. Brunei, Malezya, Singapur, Hindistan, Pakistan, Sri Lanka‘daki önemli şehirleri ziyaret etti. Her gittiği ülkede önemli şahsiyetlerle görüşüp, devlet adamları ve ülkenin önde gelen erkanı tarafından karşılandı.
Bilgisi, tevazusu, insanlara yaklaşım tarzı ve her durumda Allah’a olan bağlılığı ile onu gören her insan tarafından muhabbet ve derin bir saygıyla karşılandı.
Şeyh Muhammed Nazım Adil el Kıbrısi Hazretleri şimdi Kıbrıs’ta Lefke’deki medrese şeklindeki evinde dünyanın her yerinden ziyaretine gelen misafirlerini ağırlayıp onlarla sohbetlerde bulunmakta, 83 yaşında olmasına rağmen üstün çabası ile Kuran ahlakının yeryüzünde yoğun bir şekilde yaşanması için gayret göstermektedir.
Hikmetli Sözlerinden Birkaç Örnek
“Tasavvuf, saf ve temizce Allah’a ulaştırır. Metaryalist hayatı bırakıp yüce, şanlı kutsallığa ulaşmanın yoludur.”
“Allah’ın kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim’deki ayetleri derin düşünülmeli, bunlar aşkımızın ve şevkimizin artıp gelişmesine vesile olmalı.”
“Allah’ın bize vereceği ecri düşünmeliyiz. Bu vesile ile Allah’ın uyarılarını devamlı hatırlar ve hata yapmamaya çalışırız.”
“Yolda inançsız, fakir birini gördüğünüzde en samimi şekilde ve yumuşakça onu Allah’ın yoluna çağırın. Ona bu şekilde davranmanız belki onun kalbinin yumuşamasına vesile olur ve onu hemen sana getirir.”
“Allah’ın kutsal kitabımız Kuran-ı Kerim’deki ayetleri derin düşünülmeli, bunlar aşkımızın ve şevkimizin artıp gelişmesine vesile olmalı.”

Bu makale, İlmi Mercek Dergisi 10. sayı (Nisan 2005) 46. sayfada yayınlanmıştır.
http://ilmimercek.net/index.php?Pg=Publish&Journal=%C4%B0lmi%20Mercek&Number=10

Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri (KS)

Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri (KS)

Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri (KS)
O nurlu kaynaklar ki, bir zamanlar doğu ile birlikte bütün insanlığı aydınlatıp; aynı zamanda Ehl-i Kitaba da ışık olan eserler vermiştir.” (Carl Vett’in, “Bir Dervişhaneden İzlenimler” adlı eserinde Mahmut Hüdayi Hazretleri için söylediklerinden…)(Seltsam Erlebnisse in einem Dervischkloster Heitz . Co. Strasburg 1931)
Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri (KS), 1600′lü yıllarda yaşamış ve devrinin ilimlerini üstün zeka ve yeteneği ile kısa zamanda öğrenmişti. Daha sonra Anadolu’da, dönemin ünlü kadılarından Nasırzade’nin yanında çalışmaya başladı. Bir müddet sonra Sultan II. Selim’in yaptırdığı Sultan Selim Medresesi’ne Müderris (Profesör) olarak atanan Nasırzade ile birlikte, ona yardımcı olarak 28 yaşında Edirne’ye gitti. Daha sonraları da Mısır, Şam kadılıklarında ona eşlik etti. Mısır’da iken Kerimeddin Halveti Hazretleri ile tanışarak onun sohbetlerinde bulundu.
Bursa Kadılığı ve Şeyh Üftade Hazretleri ile Tanışmaları
1573 yılında Bursa Kadılığı’na ve Ferhadiye Medresesi’ne Müderris (Profesör) olarak tayin edildi. Burada üç senelik bir hizmetten sonra 1576 yılında Üftade Hazretleri ile tanıştı ve onun öğrencisi oldu. Üftade Hazretleri’nin emriyle, İstanbul’a, Üsküdar’a geldi. Bu sırada 93 yaşında olan Üftade Hazretleri 1580 yılında vefat etti.
Üsküdar’da irşad hizmetlerine başlayan Hüdayi Hazretleri (KS), naip (savcı yardımcısı) olarak başladığı meslek hayatında edindiği mal ve mülkün büyük bir bölümünü Allah yolunda dağıtarak infak etmişti. Hayatının tamamını da bu şekilde geçirmişti. Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri (KS) kendini, Kuran ahlakını yaşamaya ve güzel ahlakın yaşanması, yayılması için adamıştı. Malını ihtiyaç sahiplerine vermesi ve Allah için harcaması da yine Kuran’da Rabbimiz’in emir ve tavsiyesi olması dolayısıylaydı.
Yüce Rabbimiz Kuran’da şöyle buyurmaktadır:
Mallarını Allah yolunda infak edenler, sonra infak ettikleri şeyin peşinden başa kakmayan ve eziyet vermeyenlerin ecirleri Rableri Katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara Suresi, 262)
Hüdayi Hazretleri (KS), 1593 yılında Fatih Camii’nin Cuma Vaazlığı, Tefsir Alimliği, Hadis Alimliği görevlerini üstlendi. Yaklaşık 7 yıl bu görevi yerine getirdikten sonra Üsküdar İskelesi’ndeki Mihrimah Sultan Camii’nde vaizlik görevini sürdürmüştür.
Büyük mürşid, uzun yıllar inananlara Allah’ın rızasını kazanmanın yollarını göstermiş, Kuran ahlakının tesis edilmesi için büyük çaba harcamıştır. Üsküdar’a yerleştikten sonra ömrünün sonuna kadar buradan ayrılmamış ve bu yüzden ona isminin sonuna ek olarak “Üsküdari” denilmiştr.
Hüdayi Hazretleri (KS), 1628 yılının Ekim ayında vefat etti. Türk İslam tarihinin en büyük mürşitlerinden biri olan Mürşid-i Kamil Seyyid Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri (KS), Üsküdar’daki medresesinin yanında bulunan türbelerine defnedildi.
Hüdayi Hazretleri (KS)’nin Tebliği
Osmanlı’nın yükselişten yavaş yavaş duraklama dönemine doğru geçtiği bir devirde yaşayan Hüdayi Hazretleri (KS), bir yandan sultanların adil, gayretli ve maneviyat bakımından güçlü olmaları için büyük gayretler göstermiş; bir yandan da birtakım kargaşada bunalan devlet görevlilerinin ve halkın Kuran ahlakına uygun yaşamaları ve Allah için sabretmeleri gerektiğini anlatmıştır.
Hüdai Hazretleri (KS), yaptığı tebliğ yoluyla, halktan sultanlara kadar geniş bir etki alanı oluşturmuştu. Döneminin padişahları olan III. Murat, I. Ahmet ve II. Osman’a öğütler verdi. Onları, halka en adil şekilde davranmaları ve yaptıkları her işin Kuran ahlakına uygun olması konusunda hep uyardı. IV. Murat’a kendi elleriyle saltanat kuşağı giydirdi, Ferhat Paşa ile bizzat Tebriz Seferi’ne katıldı.
Hüdai Hazretleri (KS) vefat ettiğinde, yetiştirdiği yüzlerce öğrencisi ve birçok eseriyle, Anadolu ve Balkanlar’da İslam’ın güzellikleri ve Kuran ahlakının tesis edilmesi konusunda derin etkiler bıraktı. Bu etki günümüzde hala sürmekte; yurdun her yöresinden öğrenciler, Aziz Mahmut Hüdayi Vakfı bünyesinde oluşturulan kültür merkezinde onun manevi hayatı ve eserlerini inceleme fırsatı bulmaktadırlar. Bu vakıf, halen birçok ilim, fikir ve sanat adamı yetiştirmektedir.
Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri (KS), herşeyin ve her olayın Allah’ın insanlara göstermiş olduğu görüntüler olduğunu anlatmış ve kendisi de buna göre yaşamıştı. Eserlerinde, şiirlerinde ve mektuplarında bu açıkça görülmektedir.
Arapça ve Türkçe otuz eseri vardır. Eserlerinde, Kuran ayetlerinin açıklaması, ahlaki faziletler, Allah’a ve peygamberlere karşı olan sevgi ve saygı gibi temel konuları ele almıştır.
Bu makale, İlmi Mercek Dergisi 05. sayı (Kasım 2004) 46. sayfada yayınlanmıştır.
http://ilmimercek.net/index.php?Pg=Publish&Journal=%C4%B0lmi%20Mercek&Number=05

Seyyid Abdulhakim Arvasi

Seyyid Abdulhakim Arvasi

Seyyid Abdulhakim Arvasi
“Temiz ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlakınızla, sözlerinizle, İslam’ın vekarını, kıymetini gösterdiğiniz gibi, giyiminizle de saygı ve ilgi toplayınız.” (Seyyid Abdülhakim Arvasi)
Seyyid Abdülhakim Arvasi, 1865 yılında Van’ın Başkale ilçesinde doğmuştur. Abdülhakim Efendi’nin babası bir Nakşi şeyhi olan Seyyid Mustafa Efendi’dir.
Abdülhakim Arvasi Efendi, Irak’ın çeşitli yerlerinde eğitim almıştır. Arapça, Arap Edebiyatı, kelam, İlahi ve tabii hikmetler, matematik, geometri, tefsir, hadis, fıkıh ve tasavvuf, eğitim aldığı alanlardır.
On dört yaşındayken Seyyid Taha Hoca’nın halifesi olan Fehim Efendi’ye bağlılığını bildirmiştir. Hem dini hem de tasavvufi eğitimde olgunluk kazanan Abdülhakim Efendi, yirmi yaşında Van’a geri dönmüştür.
Memleketinde medrese yaptırmış ve büyük bir kütüphane kurmuştur. Yirmi yıl bütün öğrencilerinin masraflarını da karşılamak suretiyle bu medresede hocalık yapmıştır.
Birinci Dünya Savaşı sırasında, Hoca Efendi şehirden şehire dolaşırken 1919′da İstanbul’a gelir ve yerleşir. Daha sonra da Kaşgari Dergahı’nda şeyhlik, vaizlik ve imamlık; Süleymaniye Medresesi’nde de tasavvuf hocalığı yapmaya başlar.
Kurtuluş Savaşı sırasında, eli silah tutanların Anadolu’ya geçip Kuvay-i Milliye’ye katılması, para ve mal ile de yardım yapılması konusunda milleti teşvik etmiş ve birçok insanın İstanbul’dan Kuvay-i Milliye’ye katılmasına öncülük etmiştir.
Seyyid Abdülhakim Arvasi, 1943 yılında rahatsızlanmış ve bu rahatsızlığı sonucu vefat etmiştir. Abdulhakim Arvasi Efendi, arkasında örnek ahlakı ve nasihatlarının yanında Er-Riyazü’t-Tasavvufiyye ve Rabıta-i Şerife isimli iki eser bırakmıştır.
Önemli Tavsiyeleri
Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara anlatan ve kendisine Silsile-i aliyye adı verilen büyük alimlerden Abdülhakim Arvasi Efendi, sohbet ve vaazlarında İslam’ın özüne yönelik çok önemli anlatımlar yapmıştır.
Seyyid Abdulhakim Arvasi Efendi, Allah’ın dünya üzerindeki herşeyi yaratırken onu bir sebebe bağladığını ve insanların birşeyin olması için Allah’a dua ederek sebeplere sarılması gerektiğini söylemiştir:
“Allahü Teala, herşeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabiat kuvvetleri, fizik, kimya ve biyoloji kanunları diyoruz. Bir iş yapmamız, bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lazımdır. Mesela buğday hasıl olması için, tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lazımdır. İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allahü Teala’nın bu adeti içinde meydana gelmektedir. Allahü Teala sevdiği insanlara iyilik, ikram olmak için ve azılı düşmanlarını aldatmak için bunlara, adetini bozarak sebepsiz şeyler yaratıyor.” (Seyyid Abdülhakim Arvasi)
Kardeşliğin önemini şu sözleriyle vurgulamıştır:
“Hak Teala’nın hakimliğini tanıdığınız, emaneti ve emniyeti bozmayarak çalıştığınız zaman, birbirinizi ne kadar sevecek, birbirinize ne kadar bağlı kardeşler olacaksınız. Sizin o kardeşliğinizden Allah’ın merhameti neler yaratacaktır. Kavuştuğunuz her nimet, hep Hakk’a imanın hasıl ettiği kardeşliğin neticesi ve Allahü Teala’nın merhamet ve ihsanıdır. Gördüğünüz her musibet ve felaket de; hep kızgınlığın, nefretin ve düşmanlığın neticesidir. Bunlar ise Hakk’ı tanımamanın, zulm ve haksızlık etmenin cezasıdır.” (Seyyid Abdülhakim Arvasi)
Allah’a şükretmenin önemini ise şöyle anlatmıştır:
“Hamd, O nimet vericiyi ibadetle bilmektir. Şükür,
Hakk’ın kuluna verdiğini O’nun yolunda kullanmaktır.
(Maneviyet Dünyamızda İz Bırakanlar, Vehbi Vakkasoğlu, s. 29)
İslam’ın tebliği için temizliğe ve giyim kuşama son derece önemi veren Arvasi Efendi, müminlerin de buna önem vermeleri için onları teşvik etmiştir:
Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe, ızdırap ve felaketten kurtulamaz. Hakk’ı tanımadıkça, Hakk’ı sevmedikçe, Hak Teala’yı hakim bilip, O’na kulluk etmedikçe, insanlar birbirini sevemez. Hak’tan ve Hak yolundan başka her ne düşünülse, hepsi ayrılık ve perişanlık yoludur.” (Seyyid Abdülhakim Arvasi)
Bu makale, İlmi Mercek Dergisi 05. sayı (Kasım 2004) 46. sayfada yayınlanmıştır.
http://ilmimercek.net/index.php?Pg=Publish&Journal=%C4%B0lmi%20Mercek&Number=05

Ahıskalı Ali Haydar Efendi (K.S)

Ahıskalı Ali Haydar Efendi (K.S)

Ahıskalı Ali Haydar Efendi (K.S)
“Soyumdan değil, yolumdan gelen benim evlâdımdır.”
Maneviyat dünyamızın önderlerinden Ali Haydar Efendi, 1870 yılında Batum’un Ahıska kasabasında doğmuştur. 1894′te Erzurum’daki Bakırcı Medresesi’nde devrin ünlü alimlerinden ders almıştır. Buradaki eğitiminin ardından, İstanbul Fatih Camiinde ünlü Beyazıd dersiamlarından (öğretmenlerinden) Çarşambalı Hoca Ahmet Hamdi Efendi (K.S)’den 1901 yılında icazet almış, 1902 yılında Fatih Camii’nde hocalık görevine başlamıştır. Ali Haydar Efendi, İslam’a hizmet yolunda, bu yolun diğer tebliğ edicilerinin yaşadığı çile ve sıkıntıları yaşamış, bütün zorluklara, “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek” düsturuyla göğüs germiş, hiçbir şekilde Kuran ahlakını yaşamaktan ve anlatmaktan taviz vermemiş ve hizmetlerine aralıksız devam etmiştir.
Ali Haydar Efendi (K.S.), Ahmed Hamdi Hoca’nın derslerine devam ederken, o devirde kadı yetiştiren Medresetü’l-Kuzat (Hukuk Fakültesi)’a giderek, oradan da diploma almıştır.
Sırasıyla Burdur, Uşak ve Denizli Kadılığı görevi yaptıktan sonra İstanbul İstinaf Mahkemesi üyeliğine getirilmiştir. Bu dönemde Hukuk Fakültesi’nde Mecelle ve Usul-i Muhakematı Hukukiye dersleri vermiş, ardından İstanbul Bidayet Mahkemesi İkinci Hukuk Dairesi Başkanlığından başlayarak pek çok daire ve mahkemede başkanlık görevi yaptıktan sonra, 1914 yılında Sahn Medresesi Fıkıh Müderrisliği’ne tayin edilmiştir.
Birinci Dünya Savaşının ardından, 14 Kasım 1914′te ilan edilen Cihad-ı Ekber fetvasını, Fetva Emini sıfatıyla Fatih Camii’nde okumuştur. Aynı zamanda “23 Kasım 1914′te Cihad Beyannamesi”nde bulunan 29 imzadan biri de Ali Haydar Efendi’ye aittir.
1915 yılında Şeyhü’l-İslamlık’ta yeni kurulan “Telif-i Mesail Heyeti Reisliği”ne, 1916’da Huzur Dersleri Baş Muhatablığı’na tayin edilmiştir. Ali Haydar Efendi, Tevfik Paşa’nın Baş Vezirlik döneminde Adliye Nazırlığı (Adalet Bakanlığı) görevi yapmıştır.
Ahıskalı Ali Haydar Efendi (KS), zahiri ilimlerin hepsini ikmal etmiştir. Zatından bahsedilen eserlerin tamamında, sahip olduğu ilmin 4 mezhebe fetva verecek kadar kuvvetli olduğu belirtilmektedir. Bu eserlerde, Ahıskalı Ali Haydar Efendi (KS)’nin hitabet ve ikna gücü de övülmüştür.
Ahıskalı Ali Haydar Efendi (K.S)’nin tasavvuf ve tarikat ehline sevgi ve alakası askerlik görevi için bulunduğu Bandırma’da başlamıştır. Burada Rıza Ali Bezzazi Efendi ile tanışan Ali Haydar Efendi, bu alimin tavsiyesiyle İstanbul Hacı Ahmet Efendi’nin yanına gider. Bu kişi ona Topkapı’da Ali Efendi’nin yanına gitmesini tavsiye eder. Topkapı’ya giden Ali Haydar Efendi (KS), orada Ali Efendi’nin talebesi olur ve tasavvuf yolunda ilerler. Hoca Efendi derin ilmi ve yüksek tevazulu kişiliği ile devrindeki insanlara örnek teşkil etmiş, bu yönü sebebiyle de hizmet ettiği padişahlar tarafından özellikle 2. Abdülhamit Han tarafından el üstünde tutulmuştur.
Ali Haydar Efendi, Birinci Dünya Savaşı boyunca aynı zamanda padişahın huzur dersleri başmuhatablığını da yürütmüş, bu görevi padişahlığın kaldırılmasına kadar devam etmiştir.
Ahıskalı Ali Haydar Efendi (KS), yıllarca ilim öğrenmek, ilmi öğretmek ve insanlara İslâm’ı anlatmakla meşgul olmuş, edebin birinin dahi terkine rıza göstermemiştir. Pek çok ilim erbabı yetiştirmiş, kıymetli talebeleri olmuştur. Vaktinin büyük bir bölümünü Kur’an-ı Kerim okumakla geçiren Hoca Efendinin çevresine tavsiyesi “Soyumdan değil, yolumdan gelen benim evlâdımdır” şeklinde olmuştur.
Müslümanların Allah’ın emirlerine uyması için hayatı boyunca çaba harcamış, hayatının son dönemleri hapishanelerde ve mahkemelerde geçmiştir. Çile içinde geçen dönemlerindeki tevekkül ve sabrı ile tüm Müslümanlara örnek olmuştur. O insanlara her zaman iyiyi ve doğruyu öğütlemiş, kötülüklerden sakındırmak için vargücüyle çalışmıştır. “İslam’ın devam ve bekası, iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın devamına; yıkılması ise iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın terkine bağlıdır.” şeklindeki sözü görüşlerini açıklayan güzel bir örnektir.
Bu makale, İlmi Mercek Dergisi 02. sayı (Ağustos 2004) 46. sayfada yayınlanmıştır.
http://ilmimercek.net/index.php?Pg=Publish&Journal=%C4%B0lmi%20Mercek&Number=02

Mehmet Kırkıncı Hoca Efendi

Mehmet Kırkıncı Hoca Efendi

Mehmet Kırkıncı Hoca Efendi
“Ahir zamanda gelecek olan Mehdi-i Azam Peygamberiminiz(sav)’in evladından bir ZATTIR.” (Hayatım-Hatıralarım, Mehmet Kırkıncı Hocaefendi, sayfa 382-383. Zafer Yayınları)
Peygamberimiz (sav) tarafından ahir zamanda gönderileceği müjdelenmiş olan, yeryüzündeki fitneleri ortadan kaldıracak, tüm dünyaya barış, adalet, bolluk, huzur, mutluluk ve refah getirecek çok mübarek ve değerli bir şahıs olan Hz. Mehdi’nin ortaya çıkışı yüzyıllardır İslam ümmeti tarafından beklenen müjdeli bir olaydır. Nitekim rivayetlerde Hz. Mehdi’nin çıkış alameti olarak bildirilen olayların pek çoğunun ardı ardına gerçekleşmesi, bu zuhurun yakın olduğunun açık bir göstergesidir.
Peygamber Efendimiz (sav)’in çok sayıdaki hadisinde; ismiyle, özellikleriyle ve yapacağı işlerle ayrıntılı olarak tarif edilen Hz. Mehdi’nin, geleceğine dair Kuran ayetlerinde de işari anlamlarda çeşitli müjdeler vardır. Tüm bu bilgiler dikkatlice incelendiğinde Mehdiyet konusunun tartışmaya yer bırakmayacak derecede kesinlik gösterdiği akıl ve vicdan sahibi her insan tarafından kolaylıkla anlaşılmaktadır.
Önceki sayılarda detaylı olarak açıkladığımız gibi Bediüzzaman Said Nursi’nin açıklamaları da, Kuran’da yer alan işaretler ve Peygamberimiz (sav)’in hadisleriyle aynı doğrultudadır. Rivayetlerden ve İslam alimlerinin izahlarından da Hz. Mehdi’nin bir şahs-ı manevi olmayacağı, fiziksel özelliklerine, karakter ve ahlakına, nesebine kadar detaylı olarak tarif edilmiş mübarek bir şahıs olacağı, açık ve net bir biçimde anlaşılmaktadır.
Bediüzzaman Said Nursi’nin hayatta olan talebelerinden Mehmet Kırkıncı Hoca da kaleme aldığı “Hayatım ve Hatıralarım” isimli kitabında bu konuya yer vermiş ve kendisine bu konu hakkında sorulan bir soruya nasıl bir cevap verdiğinden bahsetmiştir.
Aşağıda Hz. Mehdi’nin, Peygamberimiz (sav)’in neslinden bir zat olacağına ve şahıs olarak zuhur edeceğine dair Mehmet Kırkıncı Hocaefendi’nin önemli izahlarını bulacaksınız.
Not: Mehmet Kırkıncı Hocaefendi’nin “Hayatım ve Hatıralarım” isimli kitabından aynen iktibas edilmiştir.
Mehmed Kırkıncı Hocaefendi Kimdir?
1928 yılında, Erzurum merkeze bağlı Güllüce köyünde dünyaya geldi. Risale-i Nur camiasında mümtaz şahsiyetlerin yetişmesine vesile olmuştur. Zaman zaman dergi ve gazetelerde çeşitli yazıları neşredilmiştir.
“… Risale-i Nur’dan öğrendiğimize göre, her asırda büyük Mehdinin vazifesini görecek mehdi-misal zatlar geldiği gibi ahir zamanda da Mehdi-i Azam gelecek ve en büyük bir tecdit (yenileme) hareketinde bulunacaktır.”
Kendisine şöyle cevap verdim:
“Ben bu hadisi Kütüb-ü Sitte’den olan Sünen-i İbn-i Mace’de görmüştüm. Muhaddisler bu hadisi-i şerife şöyle mana vermişler:
“Buradaki ‘Mehdi’ kelimesi şahıs değil sıfattır. Yani Peygamberimiz’den sonra hidayet sıfatına kemaliyle sahip olan zat Hz. İsa’dır. Çünkü birçok insanın hidayetine o vesile olmuştur. Ahir zamanda gelecek Mehdi-i Azam ise peygamberimizin evladından bir ZATTIR. Ve ahir zaman fitnesinin en dehşetli olduğu bir zamanda bu ümmetin imdadına koşacak ve onların hidayetlerine vesile olacaktır. Bu hususta pekçok hadis-i şerif vardır. Ahir zamanda gelecek Hz. Mehdi ile Hz. İsa’yı bir kabul etmek hem büyük bir hata, hem de itikadi yönden büyük bir tehlikedir.
Gerçekte Mehdi olmayan bir mürşide Mehdi demenin şer’an bir mahsuru yoktur. Ama Hz İsa (as) meselesi böyle değildir. Peygamber olmayan bir kimseye peygamber demek küfre götürür. Onun için bu konuda çok dikkatli olmak gerekiyor. Böyle hatalara düşenleri ikaz için şu hususları nazara vermekte fayda olur zannederim:
Bir defa ahir zamanda gelecek Mehdi, Peygamberimiz’in (sav) evladındandır. Peygamberimiz bir hadis-i şerifinde: “Hz. Mehdi benim neslimdendir. Fatıman’nın evlatlarındandır” buyuruyor. Yani Mehdi babasız dünyaya gelecek değildir. Annesi de Hz. Meryem değildir.(Hayatım-Hatıralarım, Mehmet Kırkıncı Hocaefendi, sayfa 382-383. Zafer Yayınları)
Bu makale, İlmi Araştırma Dergisi 22. sayı (Nisan 2006) 32. sayfada yayınlanmıştır.
http://ilmiarastirma.net/index.php?Pg=Publish&Journal=%C4%B0lmi%20Ara%C5%9Ft%C4%B1rma&Number=22

Ömer Nasuhi Bilmen

Ömer Nasuhi Bilmen

Ömer Nasuhi Bilmen
Ünlü tefsir ve fıkıh alimi Ömer Nasuhi Bilmen, gerek ilmi ve ahlaki otoritesi, gerekse samimi dindarlığı ve tevazusu ile dinî konularda Türkiye’de Müslüman halkın başlıca güven kaynağı olmuştur. İnançta, ibadet ve ahlâkta Ehl-i Sünnet akidesini, şahsında tam bir başarı ve samimiyetle temsil ettiği için herkesin saygı ve sevgisini kazanmıştır.
Türkiye’nin beşinci Diyanet İşleri Başkanı olan ünlü tefsir ve fıkıh alimi Ömer Nasuhi Bilmen, 1883 yılında Erzurum’un Salasar köyünde doğdu. Küçük yaşta babasının vefat etmesi üzerine Erzurum Ahmediyye Medresesi hocası ve Nakıbüleşraf kaymakamı olan amcası Abdürrezzak İlmi Efendi’nin himayesinde eğitim görmeye başladı. Amcasından ve Erzurum müftüsü Narmanlı Hüseyin Efendi’den ders aldı. İki hocası da yakın aralıklarla ölünce İstanbul’a gitti (1908) ve Fatih dersiamlarından (Osmanlı döneminde camilerde ders vermeye yetkili kişi olan profesör) Tokatlı Şakir Efendi’nin derslerine devam edip diplomasını aldı (1909). Bunun yanında Ders Vekaleti’nce açılan imtihanı kazanarak camilerde ders vermeye yetkili kişi olarak dersiamlığa başladı. (1912)
Ayrıca, o sıralarda okumakta olduğu Hukuk Fakültesini de bitirdi (1913). Arapça ve Farsça’yı çok iyi bilen, Türkçe ile birlikte üç dilde yazabilen Ömer Nasuhi Bilmen, Temmuz 1913′te Fetva dairesinde katipliğe başladı. Bir yıl sonra başmemurluğa terfi edip Ağustos 1915′te Telif Eserleri Başkanlığı’na üye kabul edildi. 30 Haziran 1960 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı’na tayin edilinceye kadar çok çeşitli görevlerde bulundu. Henüz bir yılını doldurmadan 6 Nisan 1961′de Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan emekliye ayrıldı. Uzun memuriyet hayatı boyunca öğretmenlik hizmetinde de bulunan Ömer Nasuhi Bilmen, Dârüşşafaka Lisesi’nde yirmi yıla yakın bir süre Ahlak ve Yurttaşlık dersleri okuttu. İstanbul İmam Hatip Okulu’nda ve Yüksek İslâm Enstitüsü’nde usûl-i fıkıh ve kelâm dersleri verdi. Hayatının sonuna kadar ilmi çalışmalarını sürdüren Bilmen, inananlara ışık olan sekiz ciltlik ünlü tefsirini emekli olduktan sonra yazdı. 12 Ekim 1971′de İstanbul’da Hakk’ın rahmetine kavuşan Ömer Nasuhi Bilmen, Edirnekapı Sakızağacı Şehitliği’ne defnedildi.
Ömer Nasuhi Bilmen İstanbul Müftülüğü’ne tayin edildiği tarihten itibaren, vefat edinceye kadar gerek ilmi ve ahlaki otoritesi, gerekse samimi dindarlığı ve tevazusu ile dinî konularda Türkiye’de Müslüman halkın başlıca güven kaynağı olmuştur. İnançta, ibadet ve ahlâkta Ehl-i Sünnet akidesini, şahsında tam bir başarı ve samimiyetle temsil ettiği için herkesin saygı ve sevgisini kazanmıştır. Din ahlakının söz konusu olduğu durumlarda kararlı ve net tavrı ile inananların gönlünde taht kurmuştur. 1960′lı yıllarda yükselen bazı seslere karşı, yüksek iman gücü ile kendinden beklenen kararlılıkla, başarıyla ve cesaretle din ahlakını savunmuştur.
Eserleri
Eserlerinde kullandığı dil ve konuları ifade tarzı oldukça net ve sağlamdır.
Hayatının büyük bir kısmını telifle geçiren ve temel İslâmî ilimler alanında çok sayıda eser veren Ömer Nasuhi Bilmen, zamanına kadar yazılmış olan ilmihallerden Müslümanların daha anlaşılır ve kolay şekilde istifade etmesini sağlamak için, 1947-1948 yılları arasında yayınladığı Büyük İslam İlmihali adını verdiği ve Akaid hakkında özet bilgilerle başlayan kitapta, ibadetlerle ilgili konulara geniş yer vermiş ve fıkıh kitaplarında dinî hükümleri detaylı ve doyurucu olarak açıklamıştır. Şimdiye kadar 3 milyonun üstünde basılarak erişilmesi güç bir sayıya ulaşmış olan bu değerli eser, Türkiye’de uzun yıllar ele alınmayan pek çok konuyu açıklayarak, halkın dini bilgilerle ilgili ihtiyacının giderilmesinde önemli bir boşluğu doldurmuştur.
Diğer eserleri şunlardır;
  • Hukuk-i İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu: Beş yıl süreyle bulunduğu Hey’et-i Te’lîfıyye üyeliği Ömer Nasuhi Bilmen’e hukuk alanında tam bir yetişme ve fikirlerinde şekillenme sağlamıştır. Mezhepler arası mukayeseli sistematik bir İslâm hukuku kitabı olup Latin harflerinin kabulünden sonra Türkiye’de İslâm hukuku sahasında kaleme alınmış ilk ve en kapsamlı eserdir.
  • Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri
  • Büyük Tefsir Tarihi (1955-1961)
  • Kur’ân-ı Kerîmden Dersler ve Öğütler (İstanbul 1947)
  • Süre-i Fethin Türkçe Tefsiri î’ülâ-yı İslâm ile İstanbul Tarihçesi (1953, 1972)
  • Hikmet Goncaları: 500 hadisin tercüme ve izahını ihtiva etmektedir (1963)
  • Muvazzah İlm-i Kelâm’ (1955)
  • Mülehhas İlm-i Tevhid Akaid-i İslâmiye (1962 – 1973)
  • Yüksek İslâm Ahlâkı (1949 – 1964)
  • Dinî Bilgiler (Ankara 1959) Diyanet İşleri Başkanlığı’nda çeşitli görevler için yapılan imtihanlara girecek kimseler için sorulu cevaplı olarak hazırlanmış bir eser olup tefsir, hadis, kelâm, usûl-i fıkıh, vakıf, ferâiz ve siyer konularını ele almaktadır.
Beyânülhak, Sırât-ı Müstakim ve Se-bîlürreşâd mecmualarında çeşitli makaleleri yayımlanan Ömer Nasuhi Bilmen’in ayrıca gençlik yıllarında Farsça olarak yazıp Türkçe’ye çevirdiği Nüzhetü’l-er-vâh (1968) adlı bir divançesiyle de 1904′te yazdığı İki Şükûfe-i Ta-aşşuk (bk. Ahmet Selim Bilmen, s. 99-168) adlı bir romanı da vardır.
Bu makale, İlmi Araştırma Dergisi 03. sayı (Eylül 2004) 46. sayfada yayınlanmıştır.
http://ilmiarastirma.net/index.php?Pg=Publish&Journal=%C4%B0lmi%20Ara%C5%9Ft%C4%B1rma&Number=03